Şrift:
Diplomasinin kara lekesi
14.06.2014 [11:50] - Gündəm, Türk dünyası-Turan, Müsahibə
Bilge diplomat Şükrü Elekdağ, Musul’da yaşanan krizi analiz etti:
“IŞİD, Türkiye için tehdit olduğunu ortaya koydu. Diplomatların esir düşmesinde Ahmet Davutoğlu’nun basiretsizliği büyük rol oynadı. TSK operasyonunu da rüyamızda görürüz”
El-Kaide bağlantılı terör örgütü Irak-Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Irak’ta, başta Musul olmak üzere dört kenti yıldırım hızıyla ele geçirmesi ve özellikle Musul’da 30 bin kişilik mevcudu olan iki Irak tümeninin 800 IŞİD militanına karşı hiçbir direniş göstermeyip üniformalarını çıkararak kaçmaları, tüm dünyaya şok haber dalgaları halinde yayıldı. IŞİD militanları, Musul’da ülkenin dördüncü büyük askeri üssü olan Al Kayra’da 280 zırhlı araç, roketler, çok sayıda muhtelif silah ve tonlarca cephane ele geçirdi. Ayrıca Musul Merkez Bankası ile diğer bankalardan “420 milyon dolar ganimet” elde ettiler.

Ancak, örgütün en büyük kazancı, Irak’la Suriye arasında stratejik bir konumu olmasına ilaveten, günde 200 bin varil petrol üretilen zengin kaynaklara sahip bulunan Musul üzerinde hakimiyet kurmak oldu.
IŞİD Musul’un ardından, 300 bin varil petrol işleyen bir rafinerinin ve Bağdat’a elektrik sağlayan tesislerin bulunduğu Beyci’yi, sonra da Selahaddin vilayetinin başkenti olan, Bağdat’a 140 km. mesafedeki Tikrit’i ele geçirdi. Son gelen haberler, zafer sarhoşu IŞİD’in, Musul’dan sonraki hedefinin Bağdat olduğu yolunda…
Nitekim örgüt önceki gün, Bağdat’a 100 km. mesafedeki Duhuliye kasabasına girdi, dün de başkente 25 km. mesafedeki Latifye kentine karşı saldırıya geçti.

IŞİD’in amacı: Selefi İslam devleti kurmak
IŞİD’in cüretkar hamlelerinden birini de Türkiye’nin Musul’daki Başkonsolosluğu’nu basarak, Başkonsolos’un yanı sıra 49 personeli rehin alması oluşturdu. Kamyon şoförleri ile birlikte örgütün elindeki Türk rehine sayısı 80’i buldu. Böylece IŞİD, bölge istikrarı açısından olduğu kadar, Türkiye açısından da öncelikli bir tehdit kaynağı olduğunu ortaya koymuş bulunuyor.
Esas tabanı Irak’ın Sünni nüfusunun yoğun olduğu Anbar ve Ninova vilayetlerinde olan, ayrıca Suriye’de Rakka ve Ramadi kentlerinde hakimiyeti sağlamış bulunan IŞİD’in lideri Abu Bekir Bağdadi’nin amacı, Musul’dan Akdeniz’e kadar uzanan bir kuşak üzerinde selefi bir İslam devleti ve halifelik kurmak. IŞİD, 4 milyon nüfusu bulunan geniş bir alanı kontrol eden bir bölge gücü haline gelmiş görünüyor.

Baas kadrosu IŞİD merkezinde görevli
Önceleri El Kaide lideri Eymen el Zevahiri’den emir alan Bağdadi, geçen yıl Zevahiri ile bağlarını kopardığını açıkladı. Vahşi eylemleriyle halka korku salan, hasımlarını kafalarını keserek cezalandıran ve saldırılarıyla bölgede mezhep çatışmasını körükleyen IŞİD, gerçekleştireceği yeni fetihlerle Suriye ile Irak kanatlarını birleştirmeyi hedefliyor. Örgütün, Türkiye’nin Gaziantep’ten Mardin’e uzanan Suriye sınırı boyunca dört sınır kapısını kontrol ettiği dikkate alındığında, ülkemiz için oluşturduğu tehdit ve yaratabileceği olumsuzluklar, kolayca anlaşılıyor.
IŞİD konusunda gözden kaçan bir husus, örgütle eski rejim unsurları arasında kurulmuş olan koalisyon. Zira Saddam’ın Baas kadrosu, IŞİD harekat merkezinde fiilen konumlanmış durumda. Örgütün Irak’taki lider kadrosunun önemli bir kısmını Saddam rejiminin kurmayları oluşturuyor. Bunlar arasında, Saddam Hüseyin’in Baş Yardımcısı İzzet İbrahim el Duri de var. Örgütün stratejik aklını bu kurmay heyet temsil ediyor.

Krizin odağında ABD ve Maliki bulunuyor
IŞİD’in Irak’taki kazanımlarının ardında bu stratejik akılın yattığını söylemek yanlış olmaz. Örgüt safında yer alan Baas rejimi askeri komutan ve subayları, New York Times muhabiriyle konuşmalarında, “Nuri el Maliki’yi devirerek mezhepçi hükümetten kurtulmak, yolsuzluk içindeki orduya son vermek ve Sünni bölgesini oluşturmak” amacıyla cihatçı militanlar ile ortak çalışma içinde bulunduklarını ifade ettiler. Örgütün Suriye’deki başarılarının arkasında da Suudi Arabistan ile Katar’ın güçlü desteği olduğunu kaydetmekte yarar var.
Irak’ın karşılaştığı bu kaotik durumun ortaya çıkmasında, Maliki’nin 2006’da Başbakan olmasından bu yana, Sünni azınlığa karşı izlediği katı mezhepçi, dışlayıcı ve acımasız politikaların büyük katkısı olduğu kesin. Zira, Felluce ve Ramadi’yi kapsayan Enbar vilayetindeki Sünni halk, uzun süredir Maliki hükümetinin, kendilerine yönelik zulmü önlemek için hiçbir şey yapmadığı, taleplerine ve kaygılarına tamamen ilgisiz kaldığı iddiasıyla şikayetçiydiler. Ayrıca, Maliki, bu bölgede çıkan mezhep kavgasına insafsızca müdahale etmiş ve Sünnilere saldıran Irak Ordusu, BM kayıtlarına göre, 8800 Sünni’yi öldürmüştü. Bu gelişmeler ve Maliki’nin ısrarla siyasette kendilerine yer vermemesi, IŞİD’in bu bölge halkından destek almasını ve sağlam bir siyasi taban bulmasını sağladı.
Ancak, Irak’ın bu feci duruma düşmesinde en büyük pay ABD’nindir. ABD’nin Irak’ı işgal ederek açtığı Pandora kutusundan, iddia ettiği gibi demokrasi ve istikrar değil, ülkeyi mahveden mezhepçilik ve “rövanşizm” çıktı. Washington, Irak’ı cehenneme çevirdikten sonra, ülkede istikrar ve düzen sağlamadan kuvvetlerini çekme kararı aldı. Dahası, ABD, 2011’de Irak’tan çekilmeden önce Bağdat’la bir dizi güvenlik anlaşması ve bu meyanda bir de Stratejik Çerçeve Anlaşması, imzalamıştı. Bu anlaşmayla Irak’a iyi eğitilmiş ve etkin bir ulusal ordu oluşturmayı taahhüt ediyordu. Ne var ki, ABD bu sorumluluğunu yerine getirmedi. Irak’a, yüksek teknolojili pahalı silahlar satacağı kazançlı bir pazar olarak baktı. Fakat eğitimli ve etkin bir ordu yetiştirme yükümlüğünü unutmayı yeğledi. Nitekim, Irak Ordusu’nun IŞİD karşısındaki biçareliği ve rezilane performansı bu gerçeğin ortaya çıkmasına vesile oldu.

IŞİD’in Bağdat’a kadar girme şansı ve tasfiyesi
Washington nihayet işin ciddiyetini kavramış görünüyor. Nitekim, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki bu konudaki açıklamasında “IŞİD sadece Irak’ın istikrarına değil, bütün bölgeye tehdittir. Bu büyüyen tehdit, Irak’taki bütün toplulukların ortak düşmana karşı durmasını gerektirmektedir” diyerek, stratejik bir yaklaşım sergiledi. Bunun akabinde, Obama, Irak’ın ABD’nin yardımına ihtiyacı olacağını, kısa vadede atılması gereken askeri adımlar olacağını vurgulayarak müdahale niyetini ortaya koydu. Beyaz Saray Sözcüsü’nün bu konudaki açıklamasından, Obama’nın “askeri adım” derken hava saldırılarını kastettiği anlaşıldı. Washington, İran’ın, Bağdat’ın düşmesine kesinlikle izin vermeyeceğini, böyle bir tehlike karşısında, Devrim Muhafızları’nı ve Kudüs Gücü birliklerini derhal Tahran’a sevkedeceğini biliyor. Böyle bir gelişme de, ABD’nin bölgedeki itibar ve caydırıcılığını sıfırlar. Bu nedenle Obama, IŞİD’ın Tahran’a saldırısını önlemeyi öncelikli bir ulusal çıkar olarak değerlendirecektir.
IŞİD’in tasfiyesine gelince… Bu hareket, terörist niteliğinden soyutlanıp, Sünni haklarının savunmasıyla özdeşleştiği ölçüde, varlığını ve gücünü idame ettirebilir.

Türk rehinelerin iadesi nasıl gerçekleşecek?
AKP iktidarı, ABD’nin defalarca tecrübe edip zararlı çıktığı bir yöntemi Suriye’de uygulama hevesine kapıldı. Ancak, o da sonuçta aynı bataklığa battı. Ankara, Esad muhaliflerine güç kazandırmak için El Kaide ve türevlerine sınırlarını açıp yol verdi. Güneydoğu’da istedikleri gibi at oynatmalarına ve lojistik ihtiyaçlarını karşılamalarına göz yumdu. Sonra da ABD’nin baskılarına dayamayarak, bundan 10 gün önce bu örgütler arasında en etkin olan IŞID ile El Nusra’yı terörist listesine dahil etmek zorunda kaldı.
IŞİD’ın, bu nedenle Başkonsolosluğu’muzu basarak rehine alma eylemini gerçekleştirdiği, ihtimallerden en güçlüsü olarak öne sürülebilir.
Türkiye’nin birinci önceliği, tüm rehinelerimizin kurtarılması olmalıdır. Gereken önlemlerin zamanında alınmamasında ve konsolosluk personelinin tümüyle IŞİD’e esir düşmesinde, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun basiretsizliği büyük rol oynamıştır. Bu olay Türk diplomasi tarihine kara bir leke olarak geçecektir. Muavin konsolosumuz, olaydan üç gün önce attığı tweet’le IŞİD tehdidi yüzünden uyku uyuyamadıklarını söylerken, hükümetin tahliye kararı almaması ve bunu Başkonsolosluğun takdirine bırakmış olması, büyük bir hatadır.
Şu anda yürütülen aracılı temaslar sonuç vermediği takdirde Türkiye, kuvvet kullanmak da dahil, diğer seçeneklere başvurmalıdır. Karşılaştığımız durum, bize, ister istemez, İsrail’in, Telaviv’den 4200 kilometre uzaklıktaki Entebbe Havaalanı’na uçar birliklerle yaptığı harekatı hatırlatıyor. O operasyonda uçar birlikler adeta tereyağından kıl çekercesine İsrailli rehineleri kurtarmıştı.
Ne yazık ki, NATO’nun ikinci büyük ordusu diye öğündüğümüz TSK’nin, böyle bir operasyon yapabilmesini ancak rüyalarımızda görebiliriz.
* * * *
Sevgili okurlarım,
Yukarıdaki satırları dış politika konusunda her zaman en doğru tespitleri yapmakla ünlü bilge diplomat, eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlarından, emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ yazdı.
Umarım açıklamaları gerek IŞİD, gerekse Ortadoğu”nun değişen dengeleri konusunda zihninizde oluşan soruları cevaplamakta yararlı olur.
Sayın Elekdağ’a teşekkür ediyorum.
Bu xəbər oxucular tərəfindən 787 dəfə izlənilmişdir!
Google Yahoo Facebook Twitter
Del.icio.us Digg StumbleUpon FriendFeed